(söz bugün de annemin. -Emre)
Kendimi bildim bileli zihnimde aynı yüzü var. Yıllar geçti, o yüz hiç değişmedi. Sonsuzluk yolculuğuna çıktığı 7 Mart 2014 Cuma akşamından 3 gün önceki görüşüm de aynı yüz, çocukluğumda anımsadığım da…
Kendimi bildim bileli zihnimde aynı yüzü var. Yıllar geçti, o yüz hiç değişmedi. Sonsuzluk yolculuğuna çıktığı 7 Mart 2014 Cuma akşamından 3 gün önceki görüşüm de aynı yüz, çocukluğumda anımsadığım da…
Kuzenim Mehmet’in muhteşem bir tespiti oldu: “Babaannem
hiç ölmeyecekti ki, o hep yaşayacak, bu evde bizi bekleyecekti…Bizler bile ölebilirdik
ama O ölmezdi…” Gerçekten de öyle… Hepimizdeki algı böyle. Çünkü babaannem
resmi kayıtlara göre 98, gerçeğe göre de en az 102-103 yaşındaydı. Yaş bir yana
yüzünde yılların izleri olsa da hep aynı canlılık, dimdik duruş vardı. O’na bir
şey olmaz, O hastalanmazdı. Hepimizi gördü, hepimizi büyüttü, torunlarını,
torunlarının çocuklarını…
Bunca uzun yaşama, elbette çok fazla çile
sığmıştır. Nasıl sığmasın? 9’u hayatta kalmış, 11 çocuk (bebeklikte kaybedilen
2 evlat). Tam 40 yıl önce yitirilmiş eş. Tek başına onca çocuğu büyütmek,
okutmak, evlendirmek… Hepsi ayrı çile.
Ama geriye baktığında eminim her biriyle ayrı
gurur duyduğu oğulları, kızları, gelinleri, damatları, torunları, torunlarının
evlatlarından oluşan büyük bir aile.
Dudaklarında hep aynı söz “yiyin kızım, incir
toplayın, üzüm yiyin, armutlardan alın, şekline bakmayın tadı güzel...”
Çocukluğumuzun kareleriydi; koca ağacının dallarından
düşürmeye çalıştığımız incir, ellerimizi karartan ceviz, içini yiyip kabuklarını tavuklara attığımız kokulu
siyah üzüm, ellerimize batan dikenleri içinden çıkardığımız kestaneler, ayva,
elma, vişne, kiraz… Dalında görmediğimiz meyve kalmış mıydı acaba rahmetli dedem ve babaannem sayesinde?
Göz alabildiğine uzanan tarladaki mısırlar
arasındaki saklambaçlar da, ekmek almaya gitmek ya da ceviz ağacına kurulu
salıncakta sallanmak için birbirimizle ettiğimiz kavgalar da, suyu çekmek için
gücümüzün yetmediği kuyu da, sıcacık yumurtaları ile kahvaltı ettiğimiz
tavuklar da, annelerimizin zorlukla sütünü sağdığı inekler de, kuzineli sobada
pişen sıcak mısır ekmeği de, önce elle sonra makine ile yapılan yayık ayranı ve
üzerinden alınan tereyağı da,80’lerin başında Almanya’dan gelen, paylaşmaya kıyamadığımız Nutella ve
çeşit çeşit çikolatalar da, küçücük odada koca odunların yandığı soba da;
babaannem de yok artık. Ve tabi bütün bunların varlığının verdiği huzur da.
Nur içinde uyusun, eminim ki dedeme, Mustafa Amca’ma,
Ali Amca’ma, Kemal Amca’ma ve ismini bilemediğim diğer iki evladına kavuştuğu
için mutlu ve huzurludur.
Fotoğraflar, rahatsızlığının daha çok artmamış olduğu
yaz günlerinden birinde Emre ile birlikte yaptığımız ziyaretten. En mutlu
olduğu şeyi yapmıştık, hep birlikte yemek yedik. İsterdi ki evine gelen herkes
bir şeyler yesin, içsin.
Biz de o gün hep beraber yemek hazırlamış,
yemiştik, babam ve Emre de yemek sonrası evin önünü temizliyorlardı. Babaannem
ayrı mutlu, babam ayrı mutlu, biz ayrı mutluyduk…
Babam…
70 yaşındaki babamı ilk kez ağlarken gördüm. “Annem
öldü Serap, babaannen bizi bıraktı”…
Ne mutlu ki yaklaşık 2 yıldır yeri geldi bir bebek
gibi baktı annesine. Son nefesinde de yanındaydı. Ama insan kaç yaşında olursa
olsun, “anne her zaman anne, çocuk da her zaman çocuk”. O yüzden acı her zaman
çok çok büyük…
Nurlar içinde uyu hiç ölmeyecek insan, mekanın
cennet olsun, gördüklerine bizden selam et, arkandan geleceklere orada da sahip
çıkmaya devam et… Allah’ın rahmeti üstüne olsun Zehra Şahin…
https://www.youtube.com/watch?v=Yk-HfAN0Zq8
