10 Nisan 2014 Perşembe

Piano Piano... Müzik Müzik...

Sonunda başladım..

Annemle babam, evin içindeki konserlerim ve "veste"lerime kayıtsız kalamadı ve sonunda bana müzik eğitimi aldırmaya karar verdiler. 

Yaklaşık 3 hafta önce İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'nın Çalgı Bölümü'nde piyano derslerine başladım.

http://www.tmdk.itu.edu.tr/kurslar-.aspx?pageID=574#1046  

Şimdilik haftada bir gün 40 dk'lık bir dersim var. Piyano hocam Şahin Hoca ile ilk derste nota ve sol anahtarından başladık. Çöp adam bile çizemeyecek düzeyde bir çizim kabiliyetsizliğim olduğu için, çizebildiğim sol anahtarlarına ben bile şaştım ama yaptım :)


Okuldaki dersleri evde tekrar edebilmem için de profesyonel bir org aldık, piyano sesine en yakın modellerden biri buymuş. http://www.casio-intl.com/asia-mea/en/emi/standard/ctk1150/ 

İlgimin sürekliliğini görene kadar idare edeceğimiz bir seçenek. Eğer devam edersem, o zaman dijital piyanoya sonra da gerçek piyanoya geçmem gerekiyormuş.

Derslerin dışında her gün evde 10 dk'lık da sağ el ve sol el alıştırmalarım var ama zormuş bu işler.




İnşallah yakında kendi "veste"lerimi de çalabilecek kadar iyi öğrenirim ve size yeni bir konser verebilirim :)

9 Mart 2014 Pazar

İşte Gidiyorum...

(söz bugün de annemin. -Emre)
Kendimi bildim bileli zihnimde aynı yüzü var. Yıllar geçti, o yüz hiç değişmedi. Sonsuzluk yolculuğuna çıktığı 7 Mart 2014 Cuma akşamından 3 gün önceki görüşüm de aynı yüz, çocukluğumda anımsadığım da…

Kuzenim Mehmet’in muhteşem bir tespiti oldu: “Babaannem hiç ölmeyecekti ki, o hep yaşayacak, bu evde bizi bekleyecekti…Bizler bile ölebilirdik ama O ölmezdi…” Gerçekten de öyle… Hepimizdeki algı böyle. Çünkü babaannem resmi kayıtlara göre 98, gerçeğe göre de en az 102-103 yaşındaydı. Yaş bir yana yüzünde yılların izleri olsa da hep aynı canlılık, dimdik duruş vardı. O’na bir şey olmaz, O hastalanmazdı. Hepimizi gördü, hepimizi büyüttü, torunlarını, torunlarının çocuklarını…

Bunca uzun yaşama, elbette çok fazla çile sığmıştır. Nasıl sığmasın? 9’u hayatta kalmış, 11 çocuk (bebeklikte kaybedilen 2 evlat). Tam 40 yıl önce yitirilmiş eş. Tek başına onca çocuğu büyütmek, okutmak, evlendirmek… Hepsi ayrı çile.

Ama geriye baktığında eminim her biriyle ayrı gurur duyduğu oğulları, kızları, gelinleri, damatları, torunları, torunlarının evlatlarından oluşan büyük bir aile.
Dudaklarında hep aynı söz “yiyin kızım, incir toplayın, üzüm yiyin, armutlardan alın, şekline bakmayın tadı güzel...”

Çocukluğumuzun kareleriydi; koca ağacının dallarından düşürmeye çalıştığımız incir, ellerimizi karartan ceviz, içini yiyip kabuklarını tavuklara attığımız kokulu siyah üzüm, ellerimize batan dikenleri içinden çıkardığımız kestaneler, ayva, elma, vişne, kiraz… Dalında görmediğimiz meyve kalmış mıydı acaba rahmetli dedem ve babaannem sayesinde?

Göz alabildiğine uzanan tarladaki mısırlar arasındaki saklambaçlar da, ekmek almaya gitmek ya da ceviz ağacına kurulu salıncakta sallanmak için birbirimizle ettiğimiz kavgalar da, suyu çekmek için gücümüzün yetmediği kuyu da, sıcacık yumurtaları ile kahvaltı ettiğimiz tavuklar da, annelerimizin zorlukla sütünü sağdığı inekler de, kuzineli sobada pişen sıcak mısır ekmeği de, önce elle sonra makine ile yapılan yayık ayranı ve üzerinden alınan tereyağı da,80’lerin başında Almanya’dan gelen, paylaşmaya kıyamadığımız Nutella ve çeşit çeşit çikolatalar da, küçücük odada koca odunların yandığı soba da; babaannem de yok artık. Ve tabi bütün bunların varlığının verdiği huzur da.

Nur içinde uyusun, eminim ki dedeme, Mustafa Amca’ma, Ali Amca’ma, Kemal Amca’ma ve ismini bilemediğim diğer iki evladına kavuştuğu için mutlu ve huzurludur.



Fotoğraflar, rahatsızlığının daha çok artmamış olduğu yaz günlerinden birinde Emre ile birlikte yaptığımız ziyaretten. En mutlu olduğu şeyi yapmıştık, hep birlikte yemek yedik. İsterdi ki evine gelen herkes bir şeyler yesin, içsin.

Biz de o gün hep beraber yemek hazırlamış, yemiştik, babam ve Emre de yemek sonrası evin önünü temizliyorlardı. Babaannem ayrı mutlu, babam ayrı mutlu, biz ayrı mutluyduk…

Babam…
70 yaşındaki babamı ilk kez ağlarken gördüm. “Annem öldü Serap, babaannen bizi bıraktı”…
Ne mutlu ki yaklaşık 2 yıldır yeri geldi bir bebek gibi baktı annesine. Son nefesinde de yanındaydı. Ama insan kaç yaşında olursa olsun, “anne her zaman anne, çocuk da her zaman çocuk”. O yüzden acı her zaman çok çok büyük…

Nurlar içinde uyu hiç ölmeyecek insan, mekanın cennet olsun, gördüklerine bizden selam et, arkandan geleceklere orada da sahip çıkmaya devam et… Allah’ın rahmeti üstüne olsun Zehra Şahin…

https://www.youtube.com/watch?v=Yk-HfAN0Zq8 

30 Ocak 2014 Perşembe

tam 8,5..


Cin gibi bakıyorum değil mi?

6 ayımı geçmişim, hatta ilk mayomu giymiş, yazın gelmesini bekliyorum.. Sarışın (Hande) ve Cenk'in hediyeleri..

Bugün 30 Ocak 2014, 30 Ocak 2007'den bu yana 8 yıl geçmiş.. 

Doğum günlerimi iple çekiyor, yeni yaşlarımı heyecanla karşılıyorum.. Annemle babam bana ilk doğum günümü 6. ayımı doldurduğum, 30 Ocak 2007'de yapmışlar..

Büyümek, büyümek.. 

Şu ara tek düşündüğüm, önemsediğim bu.. ve sanıyorum biraz daha büyüyünce "ahh çocukluğum, ahhh keşke yine çocuk olsam.." diyeceğim ama şu an bunu anlamam zor..

8,5. yaşımdan hepinize merhaba..



23 Ocak 2014 Perşembe

Dinozorlar Kitabı. Yazan ve Resimleyen: Emre Durak

Bu blogu aslında Emre'nin ağzından yazıyordum, o devralana kadar. Ama bir önceki ve bu yazı, benim ağzımdan olmak zorunda. Zira bugünkünü başka türlü anlatmak mümkün değil:)

Salı akşamı Emre'yi okuldan aldım ve Acıbadem Fulya'ya iğnemi yaptırmaya gittik (akut tonsilit sebebi ile vurulduğum). Dönüşte çok trafik vardı ve taksi bulamadık, eve yürüyerek dönerken de uzunca sohbet ettik. Konumuz "dinozorlar"dı...

Bana yol boyu bildiği tüm dinozorlar ve özelliklerini anlattı da anlattı. Sonra bir an durdu ve "anne, ne çok şey biliyorum değil mi, dinozorlarla ilgili?" dedi. Ben de "evet" deme gafletinde bulundum ve proje geldi:) "O zaman dinozorlarla ilgili bir kitap yazabilirim". Ben "kitap yazmak öyle kolay iş değil, çok uzun süre araştırman, kaynaklarını belirlemen..." diye sayarken, o kitabı kafasında yazmaya başlamıştı bile.

Eve geldik, neredeyse yemeği bile zor yeyip benden boş bir defter istedi. Ben de evdeki promosyon defterlerden birini verdim ve başladı kitabını yazmaya (!).

Bi' baktım, defterin yanında aşağıda kapağı görülen kitap. 


"Emre, bu ne?" 
- Dinozor kitabı anne.
"E sen ne yazıyorsun?"
- Ben de kendi dinozor kitabımı yazıyorum.
"E peki aynı resimleri çiziyorsun, yazılarını alıyorsun, neresi senin bu kitabın?"
- Hayır anne, o kitaptaki bazı şeyler yanlış, ben doğru dinozor kitabını yazıyorum.

Bu denli iddialı konuştuğu için kızdım biraz ama kitabı alıp "neresi yanlışmış" diye sordum.

Ve gerçekten de dinozor isimlerinin de sayfalara yerleştirilmiş yazıların da eksik ya da yanlış olduğunu gördüm. Ki biz bu kitabı Emre'ye dinozorları öğrensin diye almıştık.

Emre de çizgi filmlerden öğrendiği bilgilere dayanarak kendi kitabını, kendince yazdı. Aşağıda bu kıymetli eserin ilk 7 sayfasını görüyorsunuz, diplodocus neden iki tane, onu ben de bilemiyorum:)







Eminim ki internette dinozorlar hakkında aşağıdakinin haricinde milyonlarca sayfa var. Ama hiç biri Yazar Emre Durak'ın Dinozorlar Kitabı kadar sade ve anlaşılır değil:)

Keyifli okumalar dilerim..
Serap D.

http://evrimhaberleri.com/2012/02/03/dinozorlar-hakkinda-genel-bilgiler/