7 Mart 2015 Cumartesi

"1 yıl geçti aradan, ayrı ayrı"... (annem yazıyor -Emre)

Sanardım ki insan sadece çocukken bir sevdiğini kaybedince dünya durur, bir daha dönmez, kaybedilenle birlikte hayat beklemeye geçer..

değil'miş...

Teyzemi kaybedeli 6 yıl olmuş, babaannem gideli ise 1 yıl.. ikisinde de çocuk değildim ama dünya durmuş..

Yaklaşık 2 saat önce 1 yıl olmuş gideli.. Şimdi kalkıp gitsem hala orda, evinin bahçesinde bizi karşılar sanki..

Anne gidince 70 yaşında da olsan çocuksun.. Babam da tıpkı öyle.. Giden annesinin arkasından baka kalan, o gidince tekrar çocuk olan babam..

Bugün O da biz de üzgünüz.. Ama eminim babaannem bugün oradan bize bakıyor, bir dus bekliyor.. Allah nur içinde yatırsın, mekanı cennet olsun..

10 Nisan 2014 Perşembe

Piano Piano... Müzik Müzik...

Sonunda başladım..

Annemle babam, evin içindeki konserlerim ve "veste"lerime kayıtsız kalamadı ve sonunda bana müzik eğitimi aldırmaya karar verdiler. 

Yaklaşık 3 hafta önce İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı'nın Çalgı Bölümü'nde piyano derslerine başladım.

http://www.tmdk.itu.edu.tr/kurslar-.aspx?pageID=574#1046  

Şimdilik haftada bir gün 40 dk'lık bir dersim var. Piyano hocam Şahin Hoca ile ilk derste nota ve sol anahtarından başladık. Çöp adam bile çizemeyecek düzeyde bir çizim kabiliyetsizliğim olduğu için, çizebildiğim sol anahtarlarına ben bile şaştım ama yaptım :)


Okuldaki dersleri evde tekrar edebilmem için de profesyonel bir org aldık, piyano sesine en yakın modellerden biri buymuş. http://www.casio-intl.com/asia-mea/en/emi/standard/ctk1150/ 

İlgimin sürekliliğini görene kadar idare edeceğimiz bir seçenek. Eğer devam edersem, o zaman dijital piyanoya sonra da gerçek piyanoya geçmem gerekiyormuş.

Derslerin dışında her gün evde 10 dk'lık da sağ el ve sol el alıştırmalarım var ama zormuş bu işler.




İnşallah yakında kendi "veste"lerimi de çalabilecek kadar iyi öğrenirim ve size yeni bir konser verebilirim :)

9 Mart 2014 Pazar

İşte Gidiyorum...

(söz bugün de annemin. -Emre)
Kendimi bildim bileli zihnimde aynı yüzü var. Yıllar geçti, o yüz hiç değişmedi. Sonsuzluk yolculuğuna çıktığı 7 Mart 2014 Cuma akşamından 3 gün önceki görüşüm de aynı yüz, çocukluğumda anımsadığım da…

Kuzenim Mehmet’in muhteşem bir tespiti oldu: “Babaannem hiç ölmeyecekti ki, o hep yaşayacak, bu evde bizi bekleyecekti…Bizler bile ölebilirdik ama O ölmezdi…” Gerçekten de öyle… Hepimizdeki algı böyle. Çünkü babaannem resmi kayıtlara göre 98, gerçeğe göre de en az 102-103 yaşındaydı. Yaş bir yana yüzünde yılların izleri olsa da hep aynı canlılık, dimdik duruş vardı. O’na bir şey olmaz, O hastalanmazdı. Hepimizi gördü, hepimizi büyüttü, torunlarını, torunlarının çocuklarını…

Bunca uzun yaşama, elbette çok fazla çile sığmıştır. Nasıl sığmasın? 9’u hayatta kalmış, 11 çocuk (bebeklikte kaybedilen 2 evlat). Tam 40 yıl önce yitirilmiş eş. Tek başına onca çocuğu büyütmek, okutmak, evlendirmek… Hepsi ayrı çile.

Ama geriye baktığında eminim her biriyle ayrı gurur duyduğu oğulları, kızları, gelinleri, damatları, torunları, torunlarının evlatlarından oluşan büyük bir aile.
Dudaklarında hep aynı söz “yiyin kızım, incir toplayın, üzüm yiyin, armutlardan alın, şekline bakmayın tadı güzel...”

Çocukluğumuzun kareleriydi; koca ağacının dallarından düşürmeye çalıştığımız incir, ellerimizi karartan ceviz, içini yiyip kabuklarını tavuklara attığımız kokulu siyah üzüm, ellerimize batan dikenleri içinden çıkardığımız kestaneler, ayva, elma, vişne, kiraz… Dalında görmediğimiz meyve kalmış mıydı acaba rahmetli dedem ve babaannem sayesinde?

Göz alabildiğine uzanan tarladaki mısırlar arasındaki saklambaçlar da, ekmek almaya gitmek ya da ceviz ağacına kurulu salıncakta sallanmak için birbirimizle ettiğimiz kavgalar da, suyu çekmek için gücümüzün yetmediği kuyu da, sıcacık yumurtaları ile kahvaltı ettiğimiz tavuklar da, annelerimizin zorlukla sütünü sağdığı inekler de, kuzineli sobada pişen sıcak mısır ekmeği de, önce elle sonra makine ile yapılan yayık ayranı ve üzerinden alınan tereyağı da,80’lerin başında Almanya’dan gelen, paylaşmaya kıyamadığımız Nutella ve çeşit çeşit çikolatalar da, küçücük odada koca odunların yandığı soba da; babaannem de yok artık. Ve tabi bütün bunların varlığının verdiği huzur da.

Nur içinde uyusun, eminim ki dedeme, Mustafa Amca’ma, Ali Amca’ma, Kemal Amca’ma ve ismini bilemediğim diğer iki evladına kavuştuğu için mutlu ve huzurludur.



Fotoğraflar, rahatsızlığının daha çok artmamış olduğu yaz günlerinden birinde Emre ile birlikte yaptığımız ziyaretten. En mutlu olduğu şeyi yapmıştık, hep birlikte yemek yedik. İsterdi ki evine gelen herkes bir şeyler yesin, içsin.

Biz de o gün hep beraber yemek hazırlamış, yemiştik, babam ve Emre de yemek sonrası evin önünü temizliyorlardı. Babaannem ayrı mutlu, babam ayrı mutlu, biz ayrı mutluyduk…

Babam…
70 yaşındaki babamı ilk kez ağlarken gördüm. “Annem öldü Serap, babaannen bizi bıraktı”…
Ne mutlu ki yaklaşık 2 yıldır yeri geldi bir bebek gibi baktı annesine. Son nefesinde de yanındaydı. Ama insan kaç yaşında olursa olsun, “anne her zaman anne, çocuk da her zaman çocuk”. O yüzden acı her zaman çok çok büyük…

Nurlar içinde uyu hiç ölmeyecek insan, mekanın cennet olsun, gördüklerine bizden selam et, arkandan geleceklere orada da sahip çıkmaya devam et… Allah’ın rahmeti üstüne olsun Zehra Şahin…

https://www.youtube.com/watch?v=Yk-HfAN0Zq8